Kayıtlar

savaş etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Mum Metaforu

Hayatın içinde bir yerlerde, boşlukların asla doldurulmamış köşelerinde asılı kalmış mumlar gibiyiz hepimiz. Kimimiz kendi kendini söndürmek için dörtnala eriyor, kimimiz ötekinden güç alıyor. Kimimiz ise kendi kendini öldürürken doğuruyor… On binlerce mum… Hepsi bir boşluğun el değmemiş on binlerce köşesinden birinde öylece duruyor… O boşluğun bize sunduğu alan içinde ne ileri gidebiliyoruz ne de geri. Topluca, bizi içine çeken bir okyanusa doğru hissedemeden sürükleniyoruz. Hissetmeye çalışanlarımızı daha çabuk örseliyor gönülsüz çıkılan bu yolculuk. Nitekim öylesine hareketsiz bir sürüklenme ki bu, söndükten sonraki son cılız umudumuz dahi salınarak yükselemiyor, olduğu yerde dağılıveriyor. Sağa ya da sola kıvrılamıyor. Ötekinin dumanına karışamıyor. Birkaç saniye almıyor izinin silinmesi. Birkaç saniye almıyor hatırlanmaması… Okyanusun içindeki dünyayı bilmeden yol alıyoruz. Kimsenin itirazı yok gittiğimiz yöne. Kimsenin çırpınacak gücü, kıvılcımını dağıtacak mecali yok. Büyük bi...

Kara Delik Göçü

Hayatımda hiçbir şeyin ortasının olmadığını fark ediyorum. Bir şeyler ya hep oluyor ya da hiç olmuyor. Bir şeyleri ya hep çok fazla hissediyorum ya da hiç hissetmiyorum. Bazen dağları devirmem gereken şeylere gözümün ucuyla bile bakmaya meyletmezken, dikkat bile etmemem gereken şeyleri devirdiğim dağlara dönüştürüyorum... Değişiyor muyum yoksa olduğum yerde mi sayıyorum, bilmiyorum. Hoş değişmenin mi yoksa olduğum yerde saymanın mı daha iyi bir şey olduğunu da çözebilmiş değil henüz ruhum. Bunu da ara sıra diğer her şeyi düşündüğüm gibi derin ve yaşamanın hakkını verecek kadar usulca düşünüyorum. Sonra ben bu şekilde bir başıma ara sıralarımı çoğalttıkça, kişilerin ne kadar az düşündüklerini ve hatta az düşünmeyi ne denli sevdiklerini bir dehşet kuyusundaymışçasına aniden fark ediyorum. Bu fark ediş bana kişilerin kendi varoluşlarıyla ilgilerini kendi elleriyle, büyük bir emekle ve inanamayacağınız kadar büyük bir hırsla gün geçtikçe koparışının haritasını çiziyor âdeta. Meselin en kö...

Tanışmışlık

Birkaç sayfa karıştırdım. Geceden söktüğüm yıldızları sazlıkların arasından bir bir çıkardım, diktim birkaç cümlenin eteğine. Söktüğüm yıldızların yerine karıştırdığım sayfaları astım. Sonra paslanmış ruhuma giydirdim o birkaç cümleyi. Durdum, bir ince karahindibayı düşündüm. Bir ince kardeleni, cılız dağ çiçeklerini... Kendilerinden en umutperver hislerle faydalanışımızı. Yığınla, gelecek zamanların hırsları arasına serpiştiridğimiz bir elin parmağını geçmeyecek kadar az olan masum anlarımızı. Son sakin kalışlarımızı. Her ânın bir şeyleri son kez yaptığımız an olarak kalabileceği ihtimalini. Kendimize yetişmek için hıncahınç doldurduğumuz göğsümüzün sert ve dayanılmaz şişkinliğini düşündüm... Ne kadar olmuş içe dönmeyeli, ne kadar olmuş kendimizi kalabalığın boğucu rutinine alıştıralı, kalemi parmaklarımın arasına aldığımda satırların başını besleyen ağrılara süt gibi çarşaflar giydireli... Çokluğun içine karışırken, azlığın büyümesini hızlandıralı ne kadar da uzun zaman olmuş. Durgun...

Bazı Karanlıklar

Bazı karanlıklar düşüyor peşime. Gece boyu, arkama bakmadan bazı karanlıklardan kaçıyorum soluklanmadan. Sanki dursam, sanki bir kez dinlenmeyi denesem, her hücremi sarıp sarmalayacak, içinde kendime bile yer bırakamayacağım bir renksizliğin, cansızlığın, monotonluğun içine hapsolacağım… Oysa böyle değil, severim ben siyah beyazları, onların insanların yüzlerindeki her bir çizgiyi anlamlaştırmasını, olgunlaştırmasını… Severim monotonluğu. Alıştığım yüzler ve mesellerle yaş almayı. Aynı döngünün içinde, fazla insan tanımadan ve fazla hayata karışmadan kendi köşemde yılları atlamayı… Yoruluşum bu saatlerde başlayıp sabahın ilk ışıklarına kadar katlanarak ve kıvrandırarak devam ediyor. Ne yana dönsem, çivili duvarlar, tahtalar, kapılarla karşılaşıyorum. Yılmadan, çivili bile olsa hangi kapıya koşsam çalmak için, ardında aynı karanlığa giden yolları görüyorum. Oysa böyle değildi, benim çaldığım kapılar yeşil dağlara uzanırdı, yağmuru tazecik gökyüzünü gösterirdi. Sonbaharla kış arası...

Sirkat Destanı

Tepemde haddini çoktan aşmış tumturaklı bir gök ve hemen altında sehven göz göze geldiğim, sönmekte olan bitap yıldızlar… Gök, haddini her gün tam da bu saatlerde rengini açmak cüretini göstererek aşarken, öldürdüğü binlerce şeyin arasında yalın ayak gezinen kara pelerinli bir cellât. Rengi saatler ilerledikçe açılırken, gezinirken giyindiği pelerinine de bir o kadar kara bulaşıyor. Rengini açtıkça, sabaha karşı kıyısına vuran fikirleri öldürüyor. O kıyıdan izlenilen yakamozu çalıyor cümlelerin içerisinden. Yıldızların yerlerini sorgulayan, ölenler için de yaslar misafir eden gözlerden ferler çalıyor bir bir. Saatler birbiriyle yarışıp bir kazanan belirleme kavgasına düşerken gök, aydınlanmak için geceyi ev belleyenlerin camlarını indiriyor aşağıya. Parçaladığı camların cümlelerinden noktaları çalıyor. Her gün, bir önceki günden daha fazla vurgun yapmış olarak doğuruyor güneşi, sermayesinin üstüne. Gök, binlerce mavi şapkadır diyen şairlerin yüzünü kara çıkartmaya meyledip giyini...