Kayıtlar

turuncu etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Gece Yarısından Sonraki Turuncu

Günün en yanlış saatleri bunlar... Yağan yağmurun, toprak kokusunun, kendini kendine hayran bırakan hadsiz dalgaların bile uyanık olmak için seçtiği en yanlış saatler... İnsan bu saatlerde hep küçücük olur. İnsanın ellerine dünya sığmaz bu saatlerde. Koca koca gezegenleri doldurduğu avuçlarına, insan bir damla su sığdıramaz hale gelir. Hiçbir kendinden emin oluş kalesi, kendi görevini yerine getiremez. Bu saatlerde, bu kalelerde hiçbir kapı kilitli kalmaz. O huzursuzluk, o sıkışma, her heybetli kapıdan sızar insanın ruhuna. Gözlerini doldurur. Yastığında taşlar varmış gibi, hatta taş olsa daha rahat olurmuş gibi kıvrandırır. Bu saatler insana dişlerini sıkarken bakabileceği berrak ama nemli bir gökyüzü bile vermez. Sunduğu açıklık gece yarısından sonra gözünü karartmış bir turunculuktan öteye geçmez. O turunculuğun bayağılığı, diktatörlüğü sıkıştırdıkça sıkıştırır insanı yeryüzünden bozma bir kafese. Öyle olur ki, insana bu dünyada kapladığı yer kadar bile adım atma hakkı tanımaz o kaf...

Bazı Karanlıklar

Bazı karanlıklar düşüyor peşime. Gece boyu, arkama bakmadan bazı karanlıklardan kaçıyorum soluklanmadan. Sanki dursam, sanki bir kez dinlenmeyi denesem, her hücremi sarıp sarmalayacak, içinde kendime bile yer bırakamayacağım bir renksizliğin, cansızlığın, monotonluğun içine hapsolacağım… Oysa böyle değil, severim ben siyah beyazları, onların insanların yüzlerindeki her bir çizgiyi anlamlaştırmasını, olgunlaştırmasını… Severim monotonluğu. Alıştığım yüzler ve mesellerle yaş almayı. Aynı döngünün içinde, fazla insan tanımadan ve fazla hayata karışmadan kendi köşemde yılları atlamayı… Yoruluşum bu saatlerde başlayıp sabahın ilk ışıklarına kadar katlanarak ve kıvrandırarak devam ediyor. Ne yana dönsem, çivili duvarlar, tahtalar, kapılarla karşılaşıyorum. Yılmadan, çivili bile olsa hangi kapıya koşsam çalmak için, ardında aynı karanlığa giden yolları görüyorum. Oysa böyle değildi, benim çaldığım kapılar yeşil dağlara uzanırdı, yağmuru tazecik gökyüzünü gösterirdi. Sonbaharla kış arası...

İki Yazgı

İki farklı pencere, iki farklı ışık evrene bir pervazdan yayılan. Onlarca kez denk düşülen ama bir kez olsun idrak edilmeyen. Aynı sokağın iki farklı gece lambası, seyredilen. Yağarken, birbirine asla değememiş iki kar tanesi. Bir vaziyete dâima birlikte ulaşabileceklerken, aniden sola sapıp bir ritmin içinde kaybolanların ezgisi... İki yazgı. Biri eğri; öteki buruşuk iki çizgi.. Güneşin varlığına son vermesine en yakın olduğu saatti belki her ikisinin de o büyük ve heybetli kasvetin içine düştüğü an. Güneşin, sahipliğini üstlendiği yerini bir başka mevcutluğa emanet edip gitmeyi seçtiği vakitte, onlar da birbirlerine emanet etmeleri gereken adımlarını koydular ceplerine. Hasbelkader saklamaktı bu belki de. Ceplerinin delindiğinden habersiz, hızlandıkça hızlandı ikisi de... Birinin nefesi onu loş bir ışığın altında, yarı yolda ince ama tok bir keman sesinin dağılışında bıraktı; ötekini daha yolun başında bir bankta öylece, soğukla gecenin sarsıntıyla birlikte birbirine kavuşmasınd...