Kayıtlar

Üç Küçük Beyaz Mum

Tek başımayken beni korkutan, üzen, olmazlıklar ile dolu bir çukura düşmüşüm hissini veren her şey, o manzaranın karşısına geçtiğim zaman sanki üzerimden işinin ehli bir usta tarafından itinayla çekiliyor ve tekrar bana yaklaşmaması, üzerime yapışıp ruhumu sıcak asfaltlar arasında, yer kabuğunun derinlerinde çırpınarak eriyen karanlık gibi eritmemesi için nöbetler tutuyor asırlarca. O manzarayı bir saatlik seyredişim, bin asırlık bir koruma büyüsünün üstüme gizliden gizliye ve usulca salınışına vesile oluyor. Şişenin kapağı bir anda açılıyor ve içinden tüm hayatıma, beni tüm gece hüzünle ve huzursuzlukla düşündüren kaygılarıma parıltılı küçük tozlar halinde erişmeye başlıyor. Havada uçuşan zerrecikler, manzaraya karşı üflediğim karahindibalarını anımsatıyor. Seyrim devam ettikçe ve ben ferahlık abidesinin içindeki labirentleri arşınlamaya başladıkça hissediyorum ve anlıyorum ki insana kendini hissettiğinden farklı düşündüren ya da düşündüğünden farklı hissettiren şey tamamen atmosfer...

Sirkat Destanı

Tepemde haddini çoktan aşmış tumturaklı bir gök ve hemen altında sehven göz göze geldiğim, sönmekte olan bitap yıldızlar… Gök, haddini her gün tam da bu saatlerde rengini açmak cüretini göstererek aşarken, öldürdüğü binlerce şeyin arasında yalın ayak gezinen kara pelerinli bir cellât. Rengi saatler ilerledikçe açılırken, gezinirken giyindiği pelerinine de bir o kadar kara bulaşıyor. Rengini açtıkça, sabaha karşı kıyısına vuran fikirleri öldürüyor. O kıyıdan izlenilen yakamozu çalıyor cümlelerin içerisinden. Yıldızların yerlerini sorgulayan, ölenler için de yaslar misafir eden gözlerden ferler çalıyor bir bir. Saatler birbiriyle yarışıp bir kazanan belirleme kavgasına düşerken gök, aydınlanmak için geceyi ev belleyenlerin camlarını indiriyor aşağıya. Parçaladığı camların cümlelerinden noktaları çalıyor. Her gün, bir önceki günden daha fazla vurgun yapmış olarak doğuruyor güneşi, sermayesinin üstüne. Gök, binlerce mavi şapkadır diyen şairlerin yüzünü kara çıkartmaya meyledip giyini...

İki Yazgı

İki farklı pencere, iki farklı ışık evrene bir pervazdan yayılan. Onlarca kez denk düşülen ama bir kez olsun idrak edilmeyen. Aynı sokağın iki farklı gece lambası, seyredilen. Yağarken, birbirine asla değememiş iki kar tanesi. Bir vaziyete dâima birlikte ulaşabileceklerken, aniden sola sapıp bir ritmin içinde kaybolanların ezgisi... İki yazgı. Biri eğri; öteki buruşuk iki çizgi.. Güneşin varlığına son vermesine en yakın olduğu saatti belki her ikisinin de o büyük ve heybetli kasvetin içine düştüğü an. Güneşin, sahipliğini üstlendiği yerini bir başka mevcutluğa emanet edip gitmeyi seçtiği vakitte, onlar da birbirlerine emanet etmeleri gereken adımlarını koydular ceplerine. Hasbelkader saklamaktı bu belki de. Ceplerinin delindiğinden habersiz, hızlandıkça hızlandı ikisi de... Birinin nefesi onu loş bir ışığın altında, yarı yolda ince ama tok bir keman sesinin dağılışında bıraktı; ötekini daha yolun başında bir bankta öylece, soğukla gecenin sarsıntıyla birlikte birbirine kavuşmasınd...

Mağlubiyetin Birinci Çağı

Milyonlarca "var"ın arasında seyrediyorum kendimi. Ben neresindeyim tüm bu varların yükünü sırtlamış, uzayıp giden kaldırımın ? Ben neresindeyim ömrümün ? Hangi çağın büyüyüşüne yer açmak istiyor hüviyetim ? Bankların birinde, gecenin üçündeyim. Önümde kurumuş bir demet çiçek, ruhumda açmaya meyletmiş cümleler var. Benim göz kamaştıran zihin karışıklığım, kelimelere koşar adım sığınışım, bu kurumuş yaprakların arasında... Ben neresinden ezberlemeye başlıyorum bu dünyayı ? O köprü bu yaprakların hangi tonunda ? Tüm mevsimlere direnmiş, tüm yağmurlardan sağlam çıkabilmiş bu dal parçaları büyüttü benim nefeslerimi. Cam kenarlarında hiç durmadan sorgularken, hiç durmadan arındırmak isterken kendimi, bir kırmızı balon uzattı parmak uçlarıma... ben aylarca direnişte olup şimdi önümde kırılacak kadar güçsüz düşen şu demetten öğrendim bir düzenin devirdaim ettiğini. Dalındayken canlıydı, renkliydi. Kokusu, kimliği, bir neşesi vardı. Dalındayken hiç olmadığı kadar uzaktı yeryüzünd...

176 İhtilâli

Aylardır bir ses bekliyorum. Kendimden, sizden, birilerinden, bir şeylerden... beni yeniden kaleme sardıracak bir ses, bir inleme, bir cümle. Öyle bir cümle olsun istiyorum ki bu, aynı anda aklımdan yüzlerce cümleyi ayaklandırsın. Aynı anda galeyana gelsin tüm kelimeler. Kaoslar çıksın zihnimde. Odalar kurulsun, soğuk soğuk karanlıklar dizilsin heybeme, zaten olanlardan farksız. Yeni bakışlar, yeni göz devirişler uyansın uykularından. Bana öyle bir cümle verin ki, o cümle ruhumun ülkelerini bağımsızlık savaşlarına tutuştursun. Bir millet peydâ etsin içimde. Bir cümle verin bana. Ellerime kelimeler çizin. Kayıp koridorlarımda yankılanan sesim bastırılsın. Geceyle gündüzü kavuştursun o cümle. Ayakları yere bassın. Elleri çiçek tutsun. Nefes alsın... Bana bir cümle verin. Boğazımda istiflenmiş korkularımı katlasın. Bir cümle verin bana. Gözleri hiçbir kargaşaya maruz kalmamış nefeslerin önüne bırakayım. Hiç var olmamışların seslerine dağ olsun, yankılandığı geceye kucak olsun, hırslarda...

Süreyya'nın Biri

Resim
Birine, nasılsın diye sormanın korkunç (!) ağırlığı altına, kelimenin en doğru anlamıyla, en son ne zaman girdiniz ? Sıfır çıkarla, sıfır takılmayla, en son ne zaman birinin gerçekten nasıl hissettiğini merak ettiniz ? Herkes, herkese rahatlıkla sorabiliyor bu soruyu değil mi ? Bu sorunun heybesinde kendisiyle birlikte getirdiği sorumlulukları farketmeksizin... Herkes herkese bu soruyu, ne kadar yüksek bir uçurumun kenarında olduğunu üstelemeksizin yöneltebiliyor. Nasılsın ? Nasılız ?... Tümünün gerçek cevabını gerçekten sahiplenmek isteyen kaç kişiden duydunuz bu soruyu ? 4 sene önce bugün, içinizden biri, içinizden birinin, sadece çok karanlık bir ortamda düz bir duvara bakıyor diye, aklına düştü. Düştüğü yerde kendisiyle birlikte "Derdi ne ?" Soruları da dolandı ayaklarına. Tam 4 sene önce bugün biri, birinin gerçekten 'nasıl olduğu' telaşına kapıldı... Merak edilen, sorumluluğu alınan, kendilerini gökyüzünün izleyicisi addetmiş Süreyyaların içinden, yer...

Bir Kavşak Bir Saniye

Hayat boyu tıkalı kaldığımız o kadar çok nokta oluyor ki... Tıkalı kaldığımız o kadar çok sokak, o kadar çok cümle, o kadar çok kavşak.. o tıkanıklığın içinde, keşke bir saniye öncesine dönsek diyoruz. Aslında bütün hayatımız, o bir saniyenin içinde cereyan ediyor. Bütün kabullenmelerimiz, bütün nefes kesilmelerimiz, bütün reddedişlerimiz ve ciğerlerimizi başlarını kaldırmaları için son kez ikna etmeye uğraşmalarımız, tamamı o bir saniyede vuku buluyor işte... Çok şey kazanıyoruz o kavşaklarda veya çok şey kaybediyoruz. Kafanızda bir kararla, değişmemesi için kendinizden çok fazla taviz verip, çok fazla gülümsemeniz gereken bir kararla, o kavşaklardan birine girip, bir saniye sonrasında o keskin kararın parmak uçlarınızdan, kavrularak çatlamış asfaltların arasına damladığını görüyorsunuz. Ve bu damlayan şey asla yağmura benzemiyor. Asla o ihtiyacın yerini doldurmuyor. Ben de o kavşaktayım, bir başıma bekliyorum bir şeyleri. Maalesef duyuyorum, maalesef görüyorum her şeyi... Bazen ...

İstasyon ve Büyük Sarı Ziller

Yeryüzünde kalakalmış biri, en fazla neyi ispat edebilir ki ? Nereye doğru kalkışa geçtiğini asla bilmediğiniz trenlerin, içinizdeki istasyonlarında, siz de böyle sorular soruyor musunuz kendinize ? Trenin kalkmasına 15 saniye kala mesela, kendinize sorduğunuz soruların herhangi birine cevap verip o istasyondan çıkarabiliyor musunuz ruhunuzu ? Ben çıkaramıyorum. Ne trenin kalkmasına 15 saniye kalıyor benim istasyonumda, ne ben kendime verebilecek nitelikte cevaplar bulabiliyorum. Öylece hep bir yolculuğa 15 kalmasını bekliyorum. Saniyeler, dakikalar, saatler. Zaman kıstasımın ne olduğunu bilmeden sadece bekliyorum... İstasyonum güncel hayat istasyonlarından çok uzak ve çok eksik bir şekilde sürdürüyor varlığını. Belki bu eksikliği aslında onun ayrıcalığı ve kendisini sürdürme şeklidir ve belki sırf bu yüzden hiçbir yolculamayı içine sığdıramıyordur... Yolculamak... en çok korktuğum kelime ve en haz etmediğim eylem... Fazlasıyla ürkütücü ve soğuk geliyor. Soğukluğu kirpik diple...